Ana içeriğe atla

"Akademide Feminist Köprüler Kurmak" Seminerler Serisi

 

 

Doç. Dr. Zehra Yılmaz ile "'Taşra'da Uluslararası İlişkiler Bölümünde Feminist Hoca Olmak"

 

2 Şubat 2021 tarihinde, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Doç. Dr. Zehra Yılmaz ile "'Taşra'da Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Feminist Hoca Olmak" başlıklı bir seminer gerçekleştirilmiştir.

"Bu konuşmada, eril bir disiplinin içinde, ayrıca eril bir mekan olarak taşrada feminist bir hoca olmanın deneyim farklılığı ele alınmaktadır. Bu nedenle öncelikle konuşmanın başlığında kullanılan ‘taşra’, ‘uluslararası ilişkiler’ ve ‘feminist’ kavramlarının ontolojik olarak birbirinden ne tür farklılıkları olduğu tartışılmaktadır. İkinci olarak ise üç kavramın bir ders sınıfı içinde bir araya gelmesinin nasıl bir deneyim farklılığı yarattığı feminist pedagojinin açtığı tartışmalar bağlamında analiz edilmektedir. Uluslararası ilişkiler disiplini feminist teoriyle geç buluşan disiplinlerden biri olmasına rağmen hem feminizmi hem de uluslararası ilişkiler disiplinini ortaklaştıran bir zemin de vardır. Bu ortaklık gerek feminizmin gerekse de uluslararası ilişkiler disiplininin ‘Batılı’ düşünme biçimini öncüllediklerine yönelik eleştirel iddiadır. Hatta bu nedenle her ikisi de ‘emperyalist’ varsayımlar içermekle ve ‘oryantalist’ olmakla yaftalanır. İkisi de merkezin/Batı’nın ötesinde (düşünsel ve mekânsal olarak) aynı bağlam içinde eleştirilmiş ve buna bağlı olarak çeşitlen(diril)miştir. Merkezle özdeşleş(tiril)miş bir disiplin ve teori içinden çevre bir üniversitede konuşmak, eğitim vermek birçok çelişkiyi zorunlu olarak içinde barındırmaktadır. Üstelik Türkiye’de çevrenin de en doğusunda olmak, Van’da olmak bu çelişkileri aşma biçimlerini daha da karmaşıklaştırır. Bu çerçevede konuşmada, teorik tartışmalara yer verildikten sonra Van’da bir feminist uluslararası ilişkiler hocası olarak edindiğim kişisel deneyimler paylaşılmaktadır. ‘Üniversite’ kavramının içerdiği evrenselliğin öncelediği heterojenlik bir yana, bölge dışından öğrencilerin istisna olduğu homojen sınıflarda, çoğu geleneksel aşiret sistemi içinde yetişmiş öğrencilere, etnik, dinsel, mezhepsel ortaklıklarına duyarlı bir biçimde uluslararası ilişkilerin merkezci/Batıcı dilini, feminizmin ‘dışarlıklı’ halini gözeterek ders vermenin gerilimleri, buna ilişkin ürettiğim çözümler konuşmamın esasını oluşturmaktadır. Kesinlikle ihtiyaç olmasına rağmen Türkiye’de uluslararası ilişkiler eğitiminin oryantalist yapısına ilişkin az miktarda akademik çalışma vardır. Bu konuşma uluslararası ilişkiler disiplini ve eğitim içeriğine ilişkin detaylı bir literatür ve eleştiri sunma kaygısı taşımıyor olsa da, merkezle özdeşleşmiş bir disiplin ve teori içinden çevre bir üniversitede ders vermenin yarattığı gerilimleri aktarması bakımından, alanda uluslararası ilişkiler eğitiminin gözden geçirilmesine ilişkin daha sonra yapılacak çalışmalara katkı sağlamayı da amaçlamaktadır."

 

Doç. Dr. İlknur Meşe ile “Dindar Muhafazakar Eril Söylemde İstanbul Sözleşmesi Tartışmaları ve Feminizm”

 

29 Mart 2021 tarihinde, Giresun Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. İlknur Meşe ile "Dindar Muhafazakar Eril Söylemde İstanbul Sözleşmesi Tartışmaları ve Feminizm" başlıklı bir seminer gerçekleştirilmiştir.

"İstanbul Sözleşmesi 20 Mart gecesi Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle iptal edildi. Yaklaşık iki yıldır, dindar muhafazakâr eril bloğa dahil gazeteler, dergiler, dernekler, vakıflar, ilahiyatçılar, siyasetçiler ve hukukçular İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılmasına dair kara propaganda yapıyorlar. Kaldırıldığında ise, bazı gazeteciler bununla yetinmeyeceklerini, sırada CEDAW ve Lanzarote’nin olduğunu yazdılar. İstanbul Sözleşmesi dahil uluslararası sözleşmelere itirazlarını bir taraftan ‘terör, saldırı, işgal, tuzak, operasyon, proje, dış güçler’ gibi güvenlik hissini tehdit etmeyi amaçlayan terimleri, bir taraftan da ‘temel değerler, inançlar, haya, iffet, fıtrat, inanç’ gibi pedagojik yatkınlıklara hitap eden terimleri kullanarak dile getiriyorlar. İstanbul Sözleşmesi ve diğer uluslararası sözleşmelerden derhal çıkılmasını, erken evliliklerin özendirilmesini, Meclis’te aile komisyonu ve feminizmle mücadele komisyonu kurulmasını, yeni bir aile yasasının ve Anadolu Sözleşmesi’nin hazırlanmasını, İslam’ın yeniden öğretilmesini, çocuklar, babalar ve ailenin - sözde savunulmasını talep ediyorlar. Sadece İstanbul Sözleşmesi’ne değil, Batı kaynaklı olmakla suçlanan eğitim, hukuk ve yönetim şeklini de içeren birçok şeye seslerini yükseltiyor ve toplumsal hayatın bütününün İslam’la şekillenmesini talep ediyorlar. Kendi İslami anlayışlarını, kendi tanımladıkları haliyle aile, toplum, eğitim ve devlet anlayışlarını tek hakikat söylemi olarak dayatma peşindeler. Ailede, toplumda ve devlette iktidar olan Müslüman erkek ve erkeğin otoritesini tanıyan uysal Müslüman kadından müteşekkil bir İslami toplum tahayyülünü dile getiriyorlar. İktidarın bilgisi ve rızası dahilinde, yapay gerilim alanları yaratarak ve bilindik kutuplaşmaları harlayarak istediklerini yaptırma yoluna başvuruyorlar. İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması, yaşadığımız toplumsal değişimlerin (kadın ve erkeklik hallerinin değişmesi, dindar çevrelerde kadınlık ve erkeklik hallerinin değişmesi, çeşitlenmesi) elde tutulamayacak bir hale gelmesinin, özellikle dindar ve seküler kadınlar arasında feminizm vasıtasıyla sosyolojik buluşma noktalarının artmasından duyulan rahatsızlığın -antagonizma üzerinden kendilerini var ettikleri için çatışan keskin kimliklerin erime ve yitirilme korkusu onları tedirgin etmektedir, aynı zamanda pandemi nedeniyle açığa çıkan ve iktidar tarafından çözülemeyecek hale gelen ekonomik krizin bir adım ötesini belirsiz ve istikrarsız kılması ile geleneklere ve dine sarılma refleksini artırmış olmasının, iktidarın iktidarını devam ettirme arzusu ile dindar muhafazakâr eril bloğun öteden beri gördüğü iktidar rüyasının hesaplı birlikteliğinin, kadınların hakları açısından hazin bir sonucudur."

 

Dr. Öğr. Üyesi Selda Tuncer ile "Türkiye'nin Yeni Cinsiyet Rejiminde Dönüşen Kamusal Alan ve Şiddetin Değişen Mekansal Örüntüleri"

 

19 Nisan 2021 tarihinde, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Selda Tuncer ile "Türkiye’nin Yeni Cinsiyet Rejiminde Dönüşen Kamusal Alan ve Şiddetin Değişen Mekansal Örüntüleri" başlıklı bir seminer gerçekleştirilmiştir.

"Bu sunumda Türkiye’de neoliberal muhafazakâr yönetimle birlikte ortaya çıkan yeni cinsiyet rejimi doğrultusunda genişleyen ataerkil denetim mekanizmalarının özel ile kamusal alan arasındaki sınırları yeniden belirlenmesinin kadınlar açısından ne tür sonuçları olduğu tartışmaya açılacaktır. Bu amaçla, ilk olarak Türkiye’de kadınların kamusal alanla ilişkisinin modernleşmeyle birlikte nasıl kurulduğu ve bunun farklı siyasi dönemlerde uğradığı değişimler tarihsel bir perspektiften ele alınacaktır. Ardından, bir yandan gündemden düşmeyen kadınların kamusal görünüm ve davranışlarına yönelik cinsiyetçi tutum ve açıklamalar, diğer yandan sokakta tanımadıkları erkekler tarafından kadınlara yönelik artan saldırılar sonucunda kamusal alanın kadınlar için nasıl bir endişe alanına dönüştüğü üzerinde durulacaktır. Son olarak, bu bağlamda ataerkil baskı ve denetim mekanizmalarının evden sokağa taşmasıyla erkek şiddetinin özelden kamusala değişen mekânsal örüntülerine değinilecektir."

 

Dr. Öğr. Üyesi Feyda Sayan Cengiz ile “Fıtratı Aramak: Türkiye’de İslami Kişisel Gelişim Kültürü ve Toplumsal Cinsiyet”

 

24 Mayıs 2021 tarihinde, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Feyda Sayan Cengiz ile "Fıtratı Aramak: Türkiye’de İslami Kişisel Gelişim Kültürü ve Toplumsal Cinsiyet" başlıklı bir seminer gerçekleştirilmiştir.

"İslami referanslar ile yazılan kişisel gelişim kitapları, günümüzde Türkiye’de çok satan kitap listelerinde yer almakta, İslami yaşam tarzı ile uyumlu bir bireysel mutluluk arayışında yol gösterici olma iddiası ile giderek popülerleşmektedir. Bu konuşmada, Türkiye’deki İslami kişisel gelişim kültürünü, bahsi geçen türde kitapların söylem analizi üzerinden inceleyen bir çalışmanın bulguları paylaşılmaktadır¹. Bu kapsamda, 2010’lu yıllarda popülerleşen İslami kişisel gelişim kültürüne, toplumsal cinsiyet açısından bakılmaktadır. İslami kişisel gelişim kitapları, İslami kaynaklara yapılan referanslar ile, Batı kaynaklı seküler kişisel gelişim kültürüne ve ‘New Age’ spiritüelliğine referansları iç içe geçirmekte, neoliberalizmin ‘kendi kendini yöneten özne’sini, yeni-muhafazakarlığın dişil öznellik söylemiyle bir araya getirmektedir. Toplumsal cinsiyet farkı, ‘fıtrat’ kavramı altında doğallaştırılmakta, bireyin ‘özüne’ ulaşarak mutluluğa erişmesinin yolunun, fıtratını arayıp bulmaktan, onu canlı tutmaktan, dejenere edici ‘yabancı’ etkilerden korumaktan, kabul etmekten ve ona uygun davranmaktan geçtiği öne sürülmektedir. Buna göre sağlıklı ve mutlu dişil öznellik deneyimi, sadece annelik ve aile kavramları çerçevesinde mümkün olabilir. İslami kişisel gelişim kitapları kadınlara, fıtratlarının dışına çıkmamayı, kendi kendilerini fıtratlarının sınırlarına çekmek için özdenetim ve öz disiplin mekanizmaları kurmalarını öğütlemektedir."
¹ Sayan-Cengiz, Feyda (2020). “Gender in Turkey’s Islamic-Oriented Self-Help Literature: Constructing Self-Regulating Female Subjectivity” International Journal of Communication 14: 5499–5517.

 

Dr. Öğr. Üyesi Dilek Keleş ile “Sendika-Kadın İlişkisi ve Toplumsal Cinsiyet Eşit(siz)liği”

 

3 Kasım 2021 tarihinde, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Dilek Keleş ile, "Sendika-Kadın İlişkisi ve Toplumsal Cinsiyet Eşit(siz)liği" başlıklı bir seminer gerçekleştirilmiştir.

"Çalışma hayatının temel aktörlerinden biri olan sendikalar, daha eşit ve demokratik bir çalışma hayatının ve dolayısıyla da toplumun ortaya çıkmasında önemli rol oynamaktadır. Sivil kesimin en büyük örgütü olan sendikalar, bu yönleriyle iktidarları kolay etkileme gücüne sahiptirler ve partilerle doğrudan ilişki kurabildikleri zaman, çoğulcu demokrasilerin hayata geçirilmesinde önemli bir kitle baskı grubu olarak işlev görürler. Bu gücünü büyük kitlelerin kolektif eyleminden alan sendikaların toplumsal hedefi, yoksulluğun önlenmesini, eşitliğin sağlanmasını, politik ve endüstriyel demokrasinin ve aynı zamanda sivil ve demokratik hakların gelişimini sağlamaktır. Bununla birlikte sendikaların ortaya çıkışından itibaren erkek egemen bir özellik göstermesi ve örgütsel sınırlılıkları nedeniyle kendi içlerinde pek de eşitlikçi ve demokratik yapılar olmadığı görülmektedir. Özellikle toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığın kadın ve erkek üyeleri keskin biçimde ayrıştırdığını ve kadınların sendikalara üyelik, sendikal faaliyetlere katılım ve sendikaların yönetim organlarında temsil edilme konusunda erkeklerle eşit fırsat ve koşullara sahip olmadığını söylemek mümkündür. Sendikaların eşitsiz ve cinsiyetçi yapısı sendika üyeliği konusunda zaten çekingen olan kadınları daha çok etkileyerek var olan bu eşitsizliği besleyen bir unsura dönüşmektedir. Bu kapsamda seminerde, kadınların sendikalarla kurdukları ilişkiye ve sendikaların eril yapısı içinde hangi dilsel ve eylemsel pratiklerle var olduklarına, bunların toplumsal cinsiyet ayrımcılığına ilişkin farkındalıklarla ilişkisine odaklanılacak, bu amaçla sendikacı kadınlarla yapılan görüşmeler örnek olarak sunulacaktır."

 

Dr. Öğr. Üyesi Seda Coşar Çelik ile “Kanon Dışında Kalanlar”

 

2 Aralık 2021 tarihinde, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Yabancı Diller Eğitimi Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Seda Coşar Çelik ile "Kanon Dışında Kalanlar" başlıklı bir seminer gerçekleştirilmiştir.

"'Kadın ve Edebiyat' ana başlığı altında toplanabilecek tüm alt başlıkları bir arada tartışmanın imkansızlığını göz önünde bulundurarak, bu konuşmanın kapsamını üç alt başlıkta sınırlandırmayı tercih ettim: 1. Yazar olarak kadın 2. İmge olarak kadın 3. Okur olarak kadın. Aynı şekilde, her bir alt başlığın da çok boyutluluğu nedeniyle, bu üç başlığı Viktorya Dönemi İngiliz Edebiyatında döneminin çok satanları arasında olmalarına rağmen 20. Yy. başından itibaren zamanla unutulan ve kanon dışında kalan üç kadın yazar bağlamında tartışacağım: Mary Elizabeth Braddon, Ellen Wood ve Margaret Oliphant. Her üç romancı da yaşadıkları dönemde isimleri herkesçe bilinen ve aklın sınırlarını zorlayacak derecede üretken romancılar olmalarına rağmen, 19. Yy. edebiyat kanonunda kendilerine yer bulamamışlardır. Bu göz ardı edilmişliğin kesin sebeplerinden bahsetmek zor olsa da, olası sebepleri bu yazarların yarattıkları sansasyonel kadın karakterler, bu karakterlerin dönemin kadın okurları üzerindeki etkileri, dönemin eleştirmenleri ve birbirleri ile girdikleri zaman zaman yaralayıcı etkileşimler ve yüksek edebiyat-düşük edebiyat tartışması bağlamlarında ele almaya çalışacağım."

 

Öğr. Gör. Dr. Merve Aydoğdu Çelik ile “Tanzimat’tan Bir Kadın Profili: Osmanlı Kadın Hareketi Çerçevesinde Fatma Aliye Hanım”

 

7 Ocak 2022 tarihinde, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi’nden Öğr. Gör. Dr. Merve Aydoğdu Çelik ile "Tanzimat’tan Bir Kadın Profili: Osmanlı Kadın Hareketi Çerçevesinde Fatma Aliye Hanım" başlıklı bir seminer gerçekleştirilmiştir.

"Anadolu coğrafyasında kadının görünürlüğü temelde Cumhuriyet ile ilişkilendirilse de Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında kadınların toplumsal statüleri üzerine kafa yorulduğu görülmektedir. Tanzimat Dönemi’nde her alana sirayet etmeye başlayan Batılılaşma ve modernleşme hareketi kadın meselesinde de etkili olmuştur. Bu hususta kalem oynatan ilk kadınlardan biri de Fatma Aliye Hanım’dır. Fatma Aliye Hanım, hem makalelerinde hem de romanlarında kadınların evlilik, boşanma, çalışma hayatı ve eğitim gibi alanlardaki sorunlarına değinerek içinde bulunduğu dönem bağlamında öncü fikirler sunmuştur. Aynı zamanda, Fatma Aliye Hanım ilk kadın romancımız olması sebebiyle de Türk edebiyatında oldukça önemli bir figürdür. Bu çerçevede, konuşmada ilk olarak Tanzimat Dönemi’nde kadın hareketi genel hatlarıyla ele alınacak, ardından Fatma Aliye Hanım’ın öz yaşamına odaklanılacak, son olarak da yazarın Refet adlı romanı Tanzimat Dönemi kültüründe kadınların sosyal statüleri ve kadına bakış açısı çerçevesinde değerlendirilecektir. Romana ismini veren Öğretmen Refet karakteri ekseninde kadının meslek sahibi olmasından ötürü sahip olduğu bağımsızlık teması ele alınacaktır. Temelde bu konuşmada vurgulanmak istenen nokta, kadının kamusal alanda görünür kılınma çabalarının Osmanlı’nın son yüzyılında filizlendiğidir."

 

Doç. Dr. Hatice Çoban Keneş ile “Cinsiyetçiliğe Yeni Irkçılık İçinden Bakmak: Irkçılığın Cinsiyetçilikle Eklemlenmesi”

 

17 Şubat 2022 tarihinde, Munzur Üniversitesi’nden Doç. Dr. Hatice Çoban Keneş ile "Cinsiyetçiliğe Yeni Irkçılık İçinden Bakmak: Irkçılığın Cinsiyetçilikle Eklemlenmesi" başlıklı bir seminer gerçekleştirilmiştir.

"Irkçılık ve cinsiyetçilik üzerine yapılan tartışmaların farklı bir boyuta sıçramasıyla ilişkili olarak ırkçılık ve cinsiyetçilik aynı yapısal koşullardan doğan, birbirini besleyen ideolojiler olarak ele alınmaktadır. Bu kapsamda seminerde de daha çok dilde temellenen, söylemler aracılığıyla dolaşıma giren ve pek çok ayrımcı ideolojiyi birbirine eklemleyerek dolaylı-örtük bir şekilde üretilen yeni ırkçılığa ve yeni ırkçı söylemlerin temel bileşenlerinden biri olarak cinsiyetçiliğe odaklanılacaktır. Yeni ırkçılık ve cinsiyetçilik arasındaki ilişki üzerine var olan bilgilerin ışığında farklı ayrımcı ideolojilerin toplumsal cinsiyet üzerinden eklemlenerek kurduğu yeni ırkçı söylemler güncel örnekler üzerinden açıklanmaya çalışılacaktır."

 

Dr. Öğr. Üyesi Muzaffer Derya Nazlıpınar Subaşı ile “Dil, Toplumsal Cinsiyet ve Şiddet Arasındaki Ataerkil Döngü”

 

7 Nisan 2022 tarihinde, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Muzaffer Derya Nazlıpınar Subaşı ile "Dil, Toplumsal Cinsiyet ve Şiddet Arasındaki Ataerkil Döngü" başlıklı bir seminer gerçekleştirilmiştir. Seminerin dili İngilizcedir.

"Son zamanlarda yapılan kadın ve cinsiyet çalışmaları, dilbilimciler tarafından oluşturulmuş geleneksel dil tanımına karşı çıkarak, dilin sadece bilgiyi iletme ve depolama amacıyla yapılandırılmış bir sistem olmadığını kanıtlamaya odaklanmıştır. Feminist eleştirideki yeni yöntemlerin ışığı altında, dilin egemen ideolojinin oluşturulmasının ve sürdürülmesinin ardındaki temel güç olduğu ortaya çıkmıştır. Diğer bir deyişle, feminist eleştirmenlere göre dil, insanların dünya hakkındaki yorumlarını şekillendirir, sınırlar ve sonunda kadınların büyük bir çoğunluğunu oluşturduğu dezavantajlı grupları baskılar. Bu ataerkil baskı içerisinde fallosentrik dil tarafından tanımlanan ve yargılanan kadınlar, seçeneksiz durumlara hapsedilerek eril sistemin başlıca kurbanları olurlar ve hatta şiddete maruz kaldıklarında bile kaybetmeye mahkûm edilirler. Birçok kültürde eril şiddet, kadın bedeni/cinselliğini nesnelleştiren ve kadınları ötekileştiren söylemlerle normalleştirilir ve desteklenir. Kadınlar kendilerini aşağılayan ve yok sayan eril kimliklere karşı koyma girişiminde bulunurlarsa, ‘aranıyor olmak’ ile suçlanır ve susturulurlar. Ancak, aynı dil erkekler için farklı işler ve şekillenir; çünkü onlar ‘erkektir, yapar’. Bu fallosentrik düşünce ve onun toksik eril dili kullanılmaya devam ettikçe her geçen gün daha fazla kadın suçlanmakta, fiziksel ve / veya psikolojik şiddete maruz kalmaktadır. Diğer taraftan, tüm cinsiyet ve kimlikler için eşitlikçi bir temel sunan, cinsiyete duyarlı farklı bir dil kullanarak şiddete karşı mücadele etmek mümkündür. Bu bağlamda bu çalışmamda, kadına yönelik şiddet konularını post-yapısalcı feminist kuramlarını temel alarak incelemeyi ve dilin şekillendirici gücünün eril şiddeti ortadan kaldırmak için kullanılabileceğini Türkçe ve İngilizce dillerindeki kapsayıcı alternatifler üzerinden göstermeyi amaçladım."

 

Dr. Şermin Sezer-Toraman ile “Emine Sevgi Özdamar’ın Hayat Bir Kervansaray Romanında Kadın Dilinden Köprüler Kurmak”

 

12 Mayıs 2022 tarihinde, Sinop Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu’ndan Dr. Şermin Sezer-Toraman ile "Emine Sevgi Özdamar’ın Hayat Bir Kervansaray Romanında Kadın Dilinden Köprüler Kurmak" başlıklı bir seminer gerçekleştirilmiştir.

"Kadın ve edebiyat konusunu, ataerkil dilin sınırlarını aşarak kadın bedeninden beslenen bir dille ifade biçimleri yaratan Emine Sevgi Özdamar’ın Hayat Bir Kervansaray adlı romanında tartışacağım. Özdamar’ın Türkiye’den Almanya’ya göç etmiş ve eserlerini Almanca yazmaya başlamış bir yazar olmasının, eserlerinin göç, kadın, transnasyonalizm, translokalizm, diaspora gibi alanlarda okumaya alan açtığı görülmektedir. Bu konuşmada Rosi Braidotti’nin deyimi ile romandaki ana karakterin gömülü olduğu bağlamı ve bedensel deneyimini göz önüne alarak kadın deneyimine odaklanacağım. Hayat bir Kervansaray bir kadın tarafından kadınlar hakkında yazılmış bir roman olmasının yanı sıra, olayları ve karakterleri ele alış biçimiyle baskın (ataerkil) dilin marjine ittiklerine romanın merkezinde alan açarak farklı oluş biçimlerini kucaklıyor ve çeşitli deneyimleri hiyerarşik olmayan bir yaklaşımla bir arada sunuyor. Her ne kadar romanı yazarın biyografisiden ayrı tutarak değerlendirmeye çalışsak da konuşmaya Özdamar’ın öz yaşamından bahsederek başlayacağım ve yazarın yazın dünyasında ne şekilde konumlandığından bahsedeceğim. Arka plan çerçevesini çizdikten sonra romandaki çoklu kesişim noktalarına değinerek farklı jenerasyondan, sınıftan, ulustan kadınların çocuk anlatıcının özne oluş sürecinde nasıl rol oynadığını anlatarak romanın feminist tartışmalar çerçevesinde kadın dili oluşturma ve göçebe feminizm tartışmalarına nasıl alan açtığını inceleyeceğim. Özetle, hiyerarşileri yıkan anlatının farklı jenerasyonlar, sosyal sınıflar ve ülkeler arasında nasıl köprüler kurduğunu anlatmaya çalışacağım."

 

Doç. Dr. Şule Okuroğlu Özün ile "Edebiyat, Göç ve Kadın"

 

9 Aralık 2022 tarihinde, Süleyman Demirel Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatı Bölümü'nden Doç. Dr. Şule Okuroğlu Özün ile "Edebiyat, Göç ve Kadın" başlıklı bir etkinlik gerçekleştirilmiştir.

"Diaspora kelimesinin kökleri ve kullanılışı çok eskiye dayanır ve en basit haliyle, herhangi bir ulusun kendi yurdundan ayrılmış kolu olarak tanımlanan etnik ve/veya dinî azınlıkları tanımlar, kısaca 'ev' den uzaktaki yaşam alanlarıdır. Bu yaşam alanlarındaki üretken diyalog, diaspora kimliği için heterotopik alanların var olmasını sağlar. İşte bu alanlarda 'kimlik' tartışmaları ile değişmez benliğin kalıplaşmış anlatılarına meydan okunur ve farklı zamanlarda, farklı mekânlarda, 'öteki’'ile ilişki halindeki kesintili-kesintisiz benliklerin çok sesliliğine kucak açılır. Ulus ve sınır temaları ışığında diaspora öznelliğinin hatlarını çizerken, diasporalardaki kadınları daha dikkatli ele almak gerekir. Egemen kolonyal ve ataerkil diskurlarda; nasyonalist söylem, kadınları, ikincilliğin, aşağı ve bayağı oluşun saf ve tarih dışı imgesi haline getirirken, Batılı çerçevedeki kalıplara hapsedilmiş kadın temsiline kadınların kültürel bağlamda göz ardı edilişleri eşlik etmiştir. Bu Batılı çerçevede erkeklere baskın bir rol biçilmiş, kadınlar ise ikinci sınıf olarak nitelendirilmişlerdir. Hem ataerkil diskur hem de ataerkil biçimde şekillendirilen ulus, yurt ve misafir retoriği kadın kimliğini hedef alır, böylece arzulanan düzene alternatif olabilecek diğer tüm düzenler baskılanır. Böyle bir durumda, kadın göçmenler özselleştirici merkezden iki kat uzaklaştırılmış olurlar. İki katmanlı yerinden ediliş diskurları, başka yerde var oluşa dair çok sayıda iç ve dış sesi var edebilir. Böylece, kültürler arası fiziki yolculuk, kadının farklı benliklere yolculuğunu temsil eden genişletilmiş bir metafor haline gelir. Burada esas olan, A’yı A olmayanla değiştirmekten ziyade, B, C, D gibi birçok özgürleştirici alternatifi üretebilmektir. Bu konuşma, diaspora, kimlik ve kadın kelimelerini tartışmayı ve bu bağlamda kendisi de göçmen bir kadın yazar olan Anita Desai’nin seçilmiş romanını incelemeyi amaçlamaktadır.  Anita Desai’nin Bye-Bye Blackbird’ü (Güle Güle Karakuş); İngiltere’ye göç eden ve İngiltere’de 'kara kuşlar' olarak etiketlenen koyu tenli Hintli göçmenlerin -Madraslılar, Bengalliler ve Pencaplar- yaşamlarını konu alan önemli romanlardan biridir. Bağımsızlık sonrası dönemde kaleme alınmış olsa da, kolonyal geçmiş ve emperyal gücün izleri, romandaki karakterlerin bilinçlerini ve mekânsal pratiklerini şekillendirmeye devam etmektedir. Adit’in eşi olan İngiliz Sarah da ötekileştirilen Hintlilerin arasına katılır ve kendi toplumunda yabancılaşma, uyum sağlayamama ve yalnızlık gibi sorunlarla yüzleşir. Yapısal olarak bu roman, hem yabancısı oldukları bir alana kısılıp kalmış göçmen kara kuşlar Dev ve Adit’in, hem de uyum ve yabancılaşma sorunuyla başa çıkmaya çabalayan Sarah’nın parçalanmış benlik oluşumunu ortaya koyar. Bu konuşmada Desai’nin romanında mükemmel yaşamı arayan bir ruhun yolculuğu olarak nitelendirdiği tüm göçmenleri, özellikle de kadın karakterleri şizofreniye sürükleyen, İngiltere’de yaşamak ile yaşamamak arasında çıkmaza düşüren döngüsel yolculuğu irdelenecektir."

 

Dr. Melek Halifeoğlu ile "Taşrada Bir Kadınlık Hikayesi: Bingöl'de Üretici Kadınlar"

 

6 Ocak 2023 tarihinde, Bilgöl Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nden Dr. Melek Halifeoğlu ile "Taşrada Bir Kadınlık Hikayesi: Bingöl'de Üretici Kadınlar" başlıklı bir etkinlik gerçekleştirilmiştir.

"Bingöl Üniversitesi proje merkezi bünyesinde gerçekleştirilen çalışmada, 20 kadına arıcılık hakkında teorik temel eğitim verilmiş, bir uzman eşliğinde sahada kovanlarını kurmaları ve bal üretmeleri sağlanmıştır. Üretilen ballar daha sonra gıda mühendisi ve aşçılık bölümü öğretim üyelerinin eşliğinde mutfakta işlenmiş, çeşitli ürünler elde edilmiştir. Tüm bu teorik ve saha eğitimleri boyunca kadınların çocuklarıyla, eşleriyle, aile ve çevreleriyle ilişkilerine dair sohbetler yapılmıştır. Görüşmeler sonucunda kadınlarda en derinden hissedilen duygu güven olmakla birlikte ve kadınlardan defalarca duyulan cümle ise, 'üretebilmek değer kattı' olmuştur. Kadınların kendilerine dönük bakış açıları ve anlam arayışları çalışmanın en soyut ancak en anlamlı çıktılarındandır. Kadınların kendilerine yönelik bakış ve algılarının yanı sıra çalışmada, yerel halkla anket çalışması yapılmıştır. Pandemi sürecine denk geldiği için anketler çevrimiçi ya da telefon aracılığıyla yapılmış ve sonrasında SPSS programında değerlendirmeye alınmıştır. Bu anlamda çalışma sonunda yerel halk algısına yönelik 'kadın ve aile', 'kadın ve toplum' ve 'kadın ve girişimcilik' olmak üzere üç boyutlu bir yapı elde edilmiş ve bunların demografik durumlara göre farklılıkları analiz edilmeye çalışılmıştır."

 

Dr. Esra Demirkol Colosio ile "'Abiniz Olsaydı Böyle Olmazdı': Türkiye'de Miras Yoluyla Toprak Sahibi Olan Çiftçi Kadınlar Üzerine Bir Araştırma"

 

26 Nisan 2024 tarihinde, Çankırı Karatekin Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü'nden Dr. Esra Demirkol Colosio ile "'Abiniz Olsaydı Böyle Olmazdı': Türkiye'de Miras Yoluyla Toprak Sahibi Olan Çiftçi Kadınlar Üzerine Bir Araştırma" başlıklı bir etkinlik gerçekleştirilmiştir.

"Bu sunumda, Türkiye'de tarım arazilerini miras yoluyla devraldıktan sonra çiftçiliğe devam eden ve/veya çiftçilik yapmaya başlayan kadınların deneyimlerini ve kırsal üretim ile bu kırsal üretim alanlarındaki ataerkil ideolojiye ve cinsiyetçi ilişkilere karşı geliştirdikleri stratejilerin tartışılması amaçlamaktadır. Bu sunumun bulguları, Ordu’da fındık üretimi yapan ve üretim yaptıkları tarım arazisini miras yoluyla kendi ailelerinden ya da eşlerinden edinen kadınlar üzerine odaklanan, Ağustos 2023’te, 25 kadın ile gerçekleştirilen derinlemesine görüşmelere dayanmaktadır."